Rüyalar gibi, fotoğraf da sağaltır

09 Mart 2014 Pazar / Aksam Gazetesi

 

Hem alabildiğine açık hem de acayip bir şekilde kapalı olan dil hangisidir? Bana kalırsa ‘doğanın dili'. Çevrenin dili de diyebiliriz. O dil çözülünce de sanatın pratiği ortaya çıkıyor. Benim tanıdığım Orhan Cem Çetin fotoğrafın dile geldiği bütün alanlarda inanılmaz maharetli, buluşçu, çoğu zaman da yeni tekniklerin öncüsü. Son sergisinde çevrenin, hayatın dilini çözmüş yine. Bu pratikte, onun bir kaynağı da hafıza olmuş. Fotoğrafın hafızasının gümüş olduğunu söyleyen Çetin'le "Gümüş Gezegen"in sergilendiği Sanatorium'da buluşup söyleştik.

RÖPORTAJ: ADNAN ÖZER / FOTOĞRAFLAR: CEM TÜRKEL

Resim öğesi ağır basıyor tabii, burada kullandığınız teknikler resim sanatına uygun teknikler mi?
Hayır, aslında öyle hissediliyor, resim yapmışsın diyorlar ama benim haddim değil tabii bu. Ben hâlâ bunların birer fotoğraf olduğunu söylüyorum. Burada resim tekniğinden gelen bir tek boya unsuru var. Sulu boyayla kâğıt negatif boyama burada benim geliştirdiğim teknik. Boya sadece resmin kullandığı bir şey değil; fotoğrafın renklendirme amacıyla boyanması, fotoğrafın kendisi kadar eski bir yöntem. 1900'lerin başına kadar, henüz renkli fotoğraf yokken elle renklendiriliyordu fotoğraflar.

Peki bunun ayrıca sanat olması?
Bunun ayrıca sanatı, fotoğrafın icadından sonra, takip eden yıllardaki çeşitli yöntemlerle bilgisayar ortamında veyahut elle boyamayı kullanan sanatçılar var. Benim de aslında 1988'de yaptığım "Tanıdık Şeyler" adlı ilk sergi bu tekniğin çok iptidai bir yöntemini, sadece agrandisörde boyanmış yine kâğıt negatiflerden renkli kâğıda kontak baskı yaparak ürettiğim bir seriydi. Ona geri döndüm bir anlamda bu sergimde. Ama arada biriktirdiğim bütün teknikleri de bunun üzerine ekleyerek. O yüzden daha önceki yönteme iptidaiydi diyorum çünkü negatifle pozitif aynı boyutta olmak mecburiyetindeydi, bilgisayar aşaması yoktu ve fotoğraf kâğıdı kullanmıştım. Burada ise resim kâğıdı kullandım. Orada şeffaf boyalar kullanmam, ışık geçirmem gerekiyordu içinden, burada opak olması yeterliydi ve bu yüzden suluboya kullandım, boyanın tortularını kullandım, bol bol ıslatabildim kâğıtları. Bu anlamda tabii resimde kullanılan suluboya tekniklerinin bir kısmı burada var. Ama ben boyayla hiçbir zaman figür oluşturmadım -kendinden oluşan konturları, patlamaları saymazsak.

Tabii algılama meselesi çok önemli. İster istemez toplumsallaşabilecek, görsellik çok ağır olduğu için… Kamusal alanda sergilense çok dikkat çeker diye düşünüyorum.
Doğru söylüyorsunuz, zaten dikkat çekiyor böyle de. Dediğiniz gibi, bunlardan resim diye bahsetme eğilimi çok ağır bastı. Serginin açılışından itibaren yorumlar da bu şekildeydi. Anlayabiliyorum tabii ki çünkü zaten "fotoğrafa resim denebilir mi" tartışması var ya, başından beri çok önemsemiyorum bunu. Fotoğraftan "resim" diye bahsediyorum ben de çoğu kez. Çünkü fotoğraf da bir resimdir, o tanımın içine giren bir şeydir sonuçta. Bir yüzey sanatı; bir figür var, gerçeklikle bir temas noktası var, birisi yapıyor bunu oturup ve iki boyutlu bir görüntü üretiyor. Bu nihayetinde bir resimdir. Resim bir fotoğraf değildir ama fotoğraf bir resimdir. O yüzden, belki de bu iki mecrayı buluşturan bir estetik çıktı ortaya. Ancak sonuçta bunlar "an" fotoğrafları ve burada çok klasik bir fotoğrafçılık var; analog çekilen an fotoğrafları.

"An" olduğu için de bir öykü var içlerinde. Öykü de böyledir. An içinde dil marifeti vardır. Senin işlerinde de an içinde bol plastik öğe var.
Yapmaya çabaladığım şey bu aslında. Bunlar alelade anlar değil, son üç sene içinde benim içinde bulunduğum, nispeten hafızamda yer etmiş olacak ve olan anlar. Neler var bunların içinde? Düğünler, cenazeler, toplumsal olaylar, sergi açılışları, hasta ziyaretleri, özel buluşmalar, partiler gibi temelde hatıra fotoğrafı olarak niteleyebileceğimiz anlardan oluşuyor. Her biri tek bir an aslında. Kompozit, yani iki görüntünün üst üste getirildiği teknik var mı sorusu da çok soruldu- ki benim yapmadığım bir şey değil bu başka sergilerde. Ama burada tek bir an var ve benim hafızamda nasıl yer ediyorsa onun görselleştirilmesi gibi bir çabam var bunlarda. Çünkü hafızayla fotoğraf çoğu zaman ilişkilendirilir ama ikisinin görselliği veya o anı resmetme şekli çok farklı birbirinden. Hafıza çok daha farklı bir biçimde işliyor. Zaman, boyutunu değiştirim hiyerarşik perspektif uyguluyor; önemsizleştiriyor ya da önemini artırıyor. Bir fotoğrafta ise tüm unsurlar, belki kadrajın içinde bulundukları yerden dolayı bir hiyerarşi kazanabilirler alışkanlıklarımızdan dolayı ama bunu bir an için göz ardı edersek fotoğrafın yüzeyi eşit ağırlıklıdır her unsur için ve kamera opskura perspektifi gördüğümüz için orada, hafızada gördüğümüz hiyerarşik perspektif fotoğrafta yok. Ama bunu ben burada yapmaya çalıştım. Deformasyonlar da var, boyanın belirginleştirdiği ya da silikleştirdiği yerler de var; vücut parçaları inceliyor, kalınlaşıyor; kafalar büyüyor, küçülüyor vs. 

Bir yandan sanat metası bunlar, insanların satın alıp duvarlarına, otellere asabileceği türden estetik birer sanat öğesi hepsi…
Çok teşekkür ederim. Satılmasından çok şuna dokunmak istiyorum: Herkesin kendi hayatına dâhil edebileceği fotoğraflar bunlar. Zira sonuçta ben de alelade bir insanım ve bunlar benim yaşadığım şeyler, bahsettiğim gibi, hasta ziyaretleri, düğün cenaze gibi anlar. Bunlar herkesin içinde bulunduğu ortamlar, o yüzden bu fotoğraflara bakan insanlar da çok sıra dışı, marjinal bir insanın yaşamış olabileceği bir hayat görmüyorlar burada. Herkesin karşılaşabileceği sahneler bunlar. Tablolaşıp duvara asılacak bir nitelik kazanması konusunda da şunu söyleyebilirim, yine hafızanın çalışmasıyla ilişkili. Biz sonuçta çok travmatik şeyler olduğunu söylemiştik, cenazeler örneğin. Travmatik olaylar da yaşasak eğer hatırlamak mecburiyetindeysek, bunu daha tahammül edilebilir bir hale getirmemiz gerekiyor zihnimizde. Veyahut aslında çok basit olan bir şeyi çok daha unutulmaz, önemli bir şey gibi hatırlamak istiyorsak onu yüceltiyoruz. O yüzden bu "ıvır zıvır" diyebileceğimiz sahnelerin hafızamızda kuvvetli bir yer edinmesi için süslenmesi, sert anılarınsa yumuşatılması gerekiyor. Bu çaba da bu fotoğrafların daha yüzüne bakılır, karşımıza konulabilir, kendimize bizi iyi hissettiren bir hale dönüşmesini sağlıyor. Tıpkı rüyalar gibi, bu fotoğrafların da sağaltıcı özelliği var.

Serginin ismini bir de bizim için açıklar mısınız?
Çok basit aslında, "Gümüş Gezegen". Gümüş şuradan geliyor: Klasik siyah beyaz Analog fotoğrafçılıkta görüntüyü oluşturan madde saf gülmüştür. Bir siyah beyaz filmin üzerinde veya bir fotoğraf baskısının üzerinde gördüğümüz siyah alanlar %100 saflıkta gümüşten oluşuyor. O yüzden de buradaki fotoğrafların ilk belirdikleri yer bir gümüş tabakası. Ve onun içinde oluşan bir dünya görüyoruz burada, dolayısıyla serginin adı Gümüş Gezegen.