Aralık 2013 / PlatoSanat Retrospektif Sergisi Hakkında

 Plato Sanat: Sizin çalışmalarınız için birinin, Orhan Cem Çetin'in çalışmalarının bir stili yok dediğini duydum. Bunu için ne söylersiniz?

Orhan Cem Çetin: Bu doğru olabilir. Yani, görsellik ve fotografik dil anlamında söylüyorum. Ben de öteden beri işlerimin arka arkaya sıralandıklarında birbirlerine benzemediklerinin, farklı dönemlerde benimsediğim tekniklerin ve ortaya çıkan estetiğin çok farklı olabildiğinin farkındayım ve bunu kendim de dile getiriyorum zaten. Ama ortak olan bir şey var ve bu da meseleleri ele alış biçimim sanırım. Bunu belki daha etraflı konuşuruz. Söyleyecek bir sözüm olduğunda, hangi fotografik yaklaşım bunun taşıyıcısı olabilir diye düşünüyorum. Estetik, bu arayışın sonucunda şekilleniyor. Üstelik mevcut fotoğraf tekniklerinin ve kullanılabilecek malzemenin oluşturduğu palet çok geniş olduğundan, sürekli de genişlediğinden, ortaya birbirine benzemeyen işler çıkabiliyor. Bunun bir sakıncası olduğunu düşünmüyorum. Benim tarzım da bu herhalde. Patinaj yapmamı da engelliyor bu tutum.

Plato Sanat: Ortak olan bu meseleleri el alış biçiminizi daha detaylandırabilir misiniz o halde?

Bir hocam "iyi bir teoriden daha pratik hiçbir şey yoktur" demişti. Hayatımı değiştiren sözlerdendir. Herhangi bir iş yapacağım zaman öncelikle bunu neden yaptığımı bilmem gerekiyor. Ayrıntısıyla düşünüyorum. Düşünmeyi bir iş kabul ediyorum ve buna çok ciddi mesai harcıyorum. Ne dediğimi, bunu neden dediğimi, kime ve nerede söz söylediğimi etraflıca düşünüyorum. Oluşan düşünceler ve kıstaslar dönüp formu, tekniği, estetiği, sunuşu, kısacası dili belirliyor. Bu formülde çok fazla değişken olduğundan ve adı üstünde, sürekli değiştiklerinden, ortaya çıkan işler de ilk bakışta birbirlerine benzemiyor gibi görünüyorlar. Oysa ortak olan bir şey var. O da az önce anlattığım süreç. Ayrıca, tüm işlerimde altta yatan bir hüzün, karamsarlığın sınırında bir ruh hali ve kara mizah var, gördüğüm kadarıyla.       

Plato Sanat: "Yazı" ve "fotoğraf" çalışmalarınızda nasıl bir araya geliyor. Birbirlerine nasıl aracılık ediyorlar? 

Yazı ve fotoğrafın biraraya gelme biçimleri ilgimi çekiyor. 1990'larda Hayalet Gemi dergisi ile tanıştığım sıralarda, kendimce bazı metinler kaleme alıyor ama ortaya çıkartmaya cesaret edemiyordum. "İşte yazılarımı değerlendirebilecek bir yayın," diye düşünmüş ve bu yönde girişimlerde bulunmuştum. Beni her defasında kibarca geri çeviriyorlardı. Sonunda bana, "Sen fotoğrafçısın, bunu biliyoruz. Boşver yazıları, bize fotoğraf versene," dediler. Ben de içimden, "Şimdi oldu işte, bir ayağım içeride. Ben ne yapar eder yazılarımı da araya sıkıştırırım," dedim. Dergide bir sayfam oldu. Fotoğrafların yanına "Fotoğrafçının notu:" diyerek birkaç cümle de yazı yazıyordum. Giderek bu formatın, bağlam oluşturmaktaki olağanüstü gücünü farkettim ve 6 sene boyunca, derginin 36 sayısında yer alan ve son dönem dergide kapladığı alan 4 sayfaya ulaşmış olan "Düşdeğirmeni" serisi ortaya çıktı. Galiba "iyi teori" şuydu: Fotoğraf gerçekliği işaret eder ama anlamdan yoksundur. Söz (metin) ise salt anlamdan oluşur ve gerçeklikle bağı kopuk veya çok zayıf, üstelik dolaylıdır. O halde, birinde olmayan diğerinde bulunduğundan kusursuz bir bütün oluşturur, birbirleriyle beslenerek adeta simbiyotik bir ilişki içinde yepyeni bir yapı kazanırlar. Bütün, parçaların toplamından daha büyüktür.

Hemen hemen tüm işlerimde metin ile fotografik görüntü arasında böyle bir ilişki kurmaya çalışıyorum. Bu, dediğim gibi hem bağlam oluşturmada çok etkili oluyor hem de beni zaman içinde çok daha şiirsel bir dile taşıdı.

Söz kullanmak, sözcüklere başvurmak, fotoğraflara metinlerin eşlik etmesi vs. gariptir, fotoğrafçıların uzak durdukları konulardır. Sanırım davudi sesli birisi bir zamanlar yüksek bir yere çıkıp "İyi fotoğrafın söze ihtiyacı yoktur!" diye seslenmiş.

Plato Sanat: İlk digital fotoğraf projeniz olan "renk-arnasyon" un ortaya çıkışından ve bu seriden sonraki çalışmalarınızda digital renklendirme ya da manüpülasyon kullanma seyrinizden bahseder misiniz?

1980'lerin sonlarında elektronik ortamda fotoğraf uygulamaları hakkında konuşulur olmuş, bugün için gerçekten gülünç çözünürlükte, analog süreçlere alternatif olmaktan uzak bazı ürünler görülmeye başlamıştı. Esasen faks cihazı bunların hayatımıza giren ilk örneğidir. Galiba Elmadağ'da "Bükoma" ofis gereçleri fuarında görmüştüm ilk kez. Bir masadan diğerine kablo üzerinden belge gönderiyorlardı. Müthiş etkilendiğimi hatırlıyorum. Bunun nasıl mümkün olabileceğine akıl erdirememiştim bir türlü. Daha sonra geçici kimlik kartları, modem üzerinden ajansa ön çekim görüntüsü göndermeye yarayan digital back'ler, ve nihayet ilk digital fotoğraf makineleri ortaya çıktı. Sony Mavica'nın 1988 yılındaki ilk modelini hatırlıyorum. Köln'de, Photokina'da görmüş, yanından ayrılamamıştım. Gel gelelim, henüz hayatımızda internet yoktu ve mürekkep püskürtmeli renkli baskı da emekleme aşamasındaydı. Projeksiyon yapmak herkesin harcı değildi ve üç objektifli devasa makinelerle özel içbükey perdelere projeksiyon yapılabiliyordu.

Biraz daha geriye gideceğim. 1977-78 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi'nde (daha sonra psikoloji bölümüne geçmeden önce) bir buçuk yıl kadar mühendislik okudum. Derslerimizden biri bilgisayar programlamaydı. Fortran IV öğreniyorduk. Delikli kartlarla, büyük makaralı bant okuyucularla çalışan, eski James Bond filmlerindeki dünyayı ele geçirmeye çalışan adamın karargahını andıran bir bilgisayar merkezi vardı okulda. Bilgisayar merkezi de olsa, bir çaycı odası da vardı ve duvarında ASCII karakterlerle oluşturulmuş, geniş zebra kağıda çıktı alınmış bir Mona Lisa resmi vardı. Bu iş aklıma kazınmıştır. 

Bilgisayarın görüntü üretme potansiyeli beni o zamanlar heyecanlandırmıştı. Az önce söz ettiğim uygulamalardan haberdar olunca fırsat kollamaya başladım ve sonunda bir tarayıcı edindim. Nuri Bilge Ceylan okuldan arkadaşımdır. BÜFOK'ta (Boğaziçi Üniversitesi Fotoğraf Kulübü) beraberdik. Sonraki yıllarda da bir süre görüşmeye devam ettik, sonrasında ayrı yollara gittik, pek görüşemiyoruz artık. Aynı yıllarda profesyonelliğe adım atıyorduk. Tarayıcıyı o satıyordu. Almış, hayal kırıklığına uğramış, elden çıkartmaya karar vermiş. Logitech marka, "hand scanner" tabir edilen, saplı, kauçuk bir merdane ve arkasında CCD Array bulunan komik bir aletti. Yemekten sonra sofrada biriken ekmek kırıntılarını süpürmek için kullanılan bir alet vardır, altında döner fırçalar bulunan. Ona benzetiyordum. Bunu bir fotoğrafın üzerinde yürüttüğünüzde son derece düşük çözünürlükte, ara tonların tram yoluyla elde edildiği berbat bir siyah-beyaz fotoğraf elde ediyordunuz bilgisayar ekranında. Bu beni yine de çok heyecanlandırmıştı. Bilgisayara duyduğum büyük ilgi ile fotoğrafçılığım biraraya geliyordu, hiç beklenmedik bir şekilde.

Denemelere devam ettim. Taranan görüntü siyah-beyaz olduğundan renklendirmeyi denedim. İlk sergim olan Tanıdık Şeyler de sonuçta siyah-beyaz görüntülerin boya ile renklendirilmesi sonucunda ortaya çıkmıştı.

Sonuçlar benim için çok, ama çok ilginçti. Farklı bir deneyim yaşıyordum. Sınırsız deneme-yanılma fırsatı çok büyük bir sorumluluk duygusu yaratıyordu. Bir işin son haline ulaştığına karar vermek neredeyse imkansızdı. Çok önemsediğim rastlantısallık yeni bir boyut kazanmıştı. Yepyeni olanaklar vardı, en basitinden kes/yapıştır gibi. Müthiş bir uzay açılmıştı önümde.

Bu deneylerden haberdar olanlar oldu ve 1993 yılında, o dönem İFSAK başkanı Nevzat Yıldıran bu işleri İFSAK Fotoğraf Günleri'nde ilk kez göstermemi teklif etti. Daha da yoğunlaştım ve Renk'arnasyon serisi böyle ortaya çıktı.

İlk kez Aksanat'ta, 1993 kışında gösterilmiştir. Türkiye için bir ilkti ve ne yazık ki o gün salondan çok büyük bir tepki gördü. Çok mutsuz ayrıldığımı hatırlıyorum.

Bilgisayarda oluşturulan fotoğrafların insanlara sunulması da başlıbaşına bir sorundu, anlattığım gibi. Türkiye temsilcisine o yıllarda teknik danışlmanlık hizmeti verdiğim Polaroid tarafından üretilen bir "Film Recorder" cihazını kullanma şansım oldu. Bilgisayara yazıcı gibi bağlanıyordu ve herhangi bir belgeyi fotoğraf filmi üzerine pozluyodu. Böylece tüm fotoğrafları 35mm diapozitif haline getirerek bir Kodak Carousel ile perdede, slide-show olarak göstermiştim.      

Bu şekilde de devam ettim. Düşük çözünürlükte çalışmak hoşuma gitti. Beni hiç rahatsız etmemiştir. İnsanlar, "Dijital fotoğrafta iş yok. Tonlar kötü, ayrıntı yok, çöp," diyorlardı. Ben de, yahu sabredin biraz, kimyasal fotoğrafın şu anki kalitesine ulaşması 150 yıl aldı. Dijital fotoğraf geleli daha üç-beş sene oldu, ne olmasını bekliyorsunuz? Şimdiden elinizi alıştırın, yeni yöntem bu olacak," diyordum. Nitekim oldu.

Plato Sanat: Edebiyat ve yazı ile olan yakın ilişkinizin göstergesi olan bazı kitap projeleriniz var. "Bedava Gergedan" bunlardan biri ve bu kitapta sıradan bir fotoğrafçı olmayışınız gibi sıradan bir yazar da olmadığınızı görüyoruz. Nasıl ortaya çıktı ve neden sondan başa, ortadan iki yana da okunabilecek bir kitap Bedava Gergedan?

Yıllarca çevirmenlik yaptım; ikinci mesleğimdir. Sonra birileri, "Türkçen gayet güzel, neden kendi metinlerini yazmıyorsun?" dedi. Denedim. Ne kadar zormuş meğer... Başka bir yerde yazdığım gibi, "Yazmak infilaktır." Çok tedirgin edici. Bir o kadar da iddialı. İlgimi çekti. Tek tük yazmaya başladım. Güç bela mecra da buldum ve fazla görünmeden yazmaya devam ettim. Önce Hayalet Gemi, fotoğraflarımı bahane ederek. Daha sonra, Hayalet Gemi sayesinde tanıdığım Yekta Kopan'dan o sırada yeni internet edebiyat dergisi AltZine'de yazma teklifi. Her ay "Kurşunsuz Asker" lakabı ile yazmaya başladım. Her defasında farklı bir format deniyordum. Kendi içinde sürprizler, döngüler, tuzaklar vs bulunan girift metinler oluşturmaya çalışıyordum kendimce.

Daha sonra başka bir vesile ile Cem Mumcu ile tanıştık ve iyi dost olduk. Bu yazıları farketti. "Cem, burada ciddi bir malzeme var, kitap yapalım sana," dedi. Aklıma gelmemişti doğrusu. Birbirinden çok farklı, en ufak bir bütünlük göremediğim, yani ne tematik ne de biçimsel tutarlılığı olmayan bir sürü bölük pörçük malzemeydi. Çok heyecanlandım. Cem bizi kitabın editörü tayin ettiği Hande Şarman ile bir araya getirdi. Tam bir yıl çalıştık. İnanılmaz bir işti. İçeriğin seçilmesi, sıraya sokulması, duygu tonu akışı, kitabın kendi kurgusu ile ilgili birkaç gizli oyun vs. kolay çözülmedi ve sonunda basıldı. Sonuçta, kitapta anlatılan bir öykü yok. Belli bir akış yok. Kısa kısa metinler, fotoğraflı öyküler vs birbirini izliyor. O yüzden rastgele açıp herhangi bir yerini okumak mümkün. Biz bir sıralama yaptık ama okuyucu tarafından gelişigüzel de sıralanabilir ve bu belki başka bir kitap olur.                 

Plato Sanat: "Bilet" serisi için ne çektiğimi tam olarak görmeden elde ettiğim görüntüler içinden seçilmiş karelerdir diyorsunuz? Neden görmediğiniz ve nasıl ortaya çıktı bu seri ?

Çok seyahat ettiğimi söyleyebilirim. Geçenlerde hesapladım, birkaç yılım otel odalarında geçmiş. Fotoğrafçılar için seyahat oldukça gerilimli, külfetli, sinir bozucu olabiliyor. Gittiğiniz yerlerde alelade hatıra fotoğrafları çekemezsiniz, stok için çekmeniz şart olan kareler vardır, çantanız ağırdır, birlikte olduğunuz kişiler sürekli durup sizi beklemek zorunda kalırlar. Hep aklınız kameranızdadır vs. Sonuçta yolculuk sizin için zehir olur. Üstelik tüm yolculuğu bakaçtan izler ve orada olma duygunuzu ertelersiniz.

Ben bir noktada bundan çok sıkıldım. Yolculuğun amacı çekim değilse, yanıma basit bir makine almayı tercih eder oldum. Gittiğim yerlerde de "olmazsa olmaz" kareleri değil, benim için özel olan, bana o yolculuğu en fazla hatırlatacak anları görüntülemeyi denedim. İçinde bulunduğum anı daha yoğun yaşayabilmek için de bakaç kullanmadan, elimi sağa sola uzatarak, yaklaşık yönelimlerle fotoğraf çektim. Analog çekimler olduğunu da unutmayalım. Fotoğrafları haftalar sonra görme şansım oluyordu.

Bilet serisi bu karelerden oluştu. Çekim anında yaşadıklarımı belirginleştirmek için kadraj ve renklendirme de uyguladım. Negatif veya diapozitiflerden taradığım ayrıntılardır. Gittiğim yer neye benziyordu değil, ben gittiğim yerde neye benziyordum sorusunu yanıtlamaya çalışım.

Örneğin serideki Paris fotoğrafında, apronda park halinde bir uçağın burun bölümü görünür. Eiffel kulesi değil. Zira o fotoğrafı Paris aktarmalı bir uçuş sırasında çektim ve Paris'te görüp görebileceğim sahne bundan ibaretti.   

Plato Sanat: Sadi Çalık'ın tek bir çizginin mekanda değerini göstermeyi amaçladığı "minumum" isimli heykeline ve bu düşünceyi adlandırdığı "minimumizm" e referans veren işinizden bahseder misiniz? Bu eser ile nasıl ilişkilendirdiğinizi açıklar mısınız?

Müze ve sergi katalogları için fotoğraf çektim yıllarca. Bugün de hala bu işi yapıyorum. Müthiş bir ayrıcalık. Eserlere yakından bakabiliyor, onlara dokunabiliyor, ilk ağızdan hikayelerini dinleyebiliyorsunuz. Şadi Çalık'ı da yine bir sergi kataloğu çekimi sayesinde iyi tanıdım. Çok, ama çok etkilendim. Minimum inanılmazdı. Sadece o yıllarda aykırı olabilme cesareti değil, esasen böyle bir cesareti de pek umursamayan, sadece işiyle ilgilenen bir ustanın ulaştığı kusursuz önerme gerçekten etkileyiciydi.

Böyle durumlarda ben de bir karşılık verme, bir selam çakma ihtiyacı hissedebiliyorum. Düşünmeye başladım. Fotoğrafta bir karşılığı var mı acaba diye. Olmaması gerekiyordu ve zaten ben de bulamadım. Ancak düşünürken, bir ara tek tük denediğim ve yataysa "hiper-panorama", dikeyse "apanorama" adını verdiğim, incecik kesilmiş fotoğraflarım aklıma geldi. Bu şekilde kesilen bir fotoğrafın hala tanımlanabilir bir yüzeyi olduğu ve bu yüzey kimi zaman hiç de küçük olmadığı halde, kenar orantıları nedeniyle herhangi bir bütünlük algılanması mümkün olmuyordu. Sadece fotoğrafın kırpılması yoluyla elde edilen bir soyutlama. Üstelik aynı yerden bir kere daha kesmek mümkün değil. Bu da her fotoğraf baskısının aslında eşsiz birer obje olduğunu bana kalırsa güçlü bir şekilde hissettiriyor. Şadi Çalık için yapabileceğimin en iyisi de buydu galiba. Tam o sıralarda bir sanat ajandası için başkaları ile birlikte beni de aradılar ve dediler ki, bir sanat eseri seçip ona nazire veya saygı ya da belki parodi olarak bir fotoğraf üretebilir misin? İkisini karşı karşıya basacağız senin sayfanda." Benim ne yapacağım belliydi ve o fotoğrafı ürettim. Ancak ajanda basılmadı. Ben daha sonra Minimumizm'i Pamukbank Fotoğraf Galerisi'nde, Sondaj başlıklı bir karma sergide ilk ve son kez gösterdim.                   

Plato Sanat: Mutfak kazalarında olduğu gibi zaman zaman tiyatro oyunları için yaptığınız çalışmalar olduğunu biliyoruz. Bu çalışmalardan ve sergide bu seriden gösterilecek olan çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Meslek hayatımda tiyatro dünyasından tanıdığım çok oldu. Ortaoyuncular / Ferhan Şensoy, BKM / Yılmaz Erdoğan, Aksanat - İDT / Işıl Kasapoğlu gibi, farklı kumpanyalar için oyun fotoğrafları çektim. Biraz kulis tozu yuttuktan sonra sahne de ilgimi çekti.

O sıralar Emre Koyuncuoğlu ile tanıştık ve benden bir oyunu için projeksiyon-dekor istedi. Hayal ettiği formatı tarif etti: Sahnede, arkaplanda sadece yan yana üç büyük, dikey perde. Oyun boyunca art arda fotoğraflar görünecek. Her perdede ayrı, kimi zaman kollu kumar makineleri gibi üç perdede aynı, kimi zaman da üçüne yayılan tek bir büyük resim. Bunu hayal ediyorum, içini sen doldur, dedi.

Ben de öyle yaptım. Müthiş karmaşık bir yapısı olan, her defasında benim bizzat arkada oturup aynı anda 3 slayt projeksiyon makinesini yönetmemi gerektiren uzun bir görüntü akışı ortaya çıktı. 1997.

Sonra benzer bir çalışmayı çok daha küçük ölçekte Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği Şapka oyunu için yaptık.

Emre ile daha sonra 2 projede daha birlikte çalıştık. Bu defa video projeksiyon kullandık. Ortaya çıkan planlar daha çok hareket halinde fotoğraflar gibiydi.

Son olarak Özgür Erkekli için, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda yönettiği Erdi Mamikoğlu'nun yazdığı "81. Cadde" isimli tek perde oyunda video dekor yaptım. Oyundan çıkan birkaç arkadaşım, senin videoları izlemekten oyundan hiçbir şey anlamadık," demeleri  üzerine, bir gün bir yerlerde oyunsuz olarak sergilemeyi düşündüm. İlk kez burada gösteriyoruz.

Mutfak Kazaları görsel akışını da bir kez oyunsuz olarak göstermiştim, galiba 99'da, İtalyan Kültür Merkezi'nde. Burada sadece birkaç kareyi baskı olarak sergiliyoruz.         

Plato Sanat: Yeni Çağ serinizdeki üslubunuz ve yaklaşımınız nedir?

Haydarpaşa Garı'nın çatısı yanarken çektiğim bir fotoğraf ve yangın karşısında yaşadıklarım, o sıralar çektiğim ve bir tarafa koyduğum, ne yapmaya çalıştığımı henüz tam anlayamadığım bazı fotoğraflara yeniden göz atmama neden oldu. Absurd anlar, dolaysız, düz, net, dengeli kareler. Benim hiç sergilemediğim kadar "düzgün" fotoğraflar. Hiçbirinde en ufak bir dokunuş, bir dönüştürme vs yok. Türkiye'nin çok hızlı ve kapsayıcı değişimini, bunun birey üzerinde yarattığı kafa karışıklığını ima eden, her birine baktığımızda ne düşüneceğimizi pek iyi bilemediğimiz, yer yer kara mizah içeren sahneler. Hem içeriğin yeni bir çağa işaret ediyor olması, hem de üslup bakımından benim yeni bir çağa girdiğimi sanmam nedeniyle sergi bu ismi aldı. Yeni çağıma girişim biraz daha bekleyecekmiş meğer.        

Plato Sanat: "Yaklaş" serisinin ortaya çıkış sürecini anlatır mısınız?

90'larda Hadiye Cangökçe ile birlikte, ortak işler yaptık. Bunlardan konsepti bana ait olan biri de,  "Yaklaş" adını verdiğim ve mevcut hatıra fotoğraflarının çok yakın plan ayrıntılarının göründüğü, çok hızlı ilerleyen ve yüzlerce fotoğraftan oluşan bir akıştı. İnsanlar daha ne olduğunu anlayamadan başlayıp bitiyordu. 35mm slayt projeksiyon ile gösteriliyordu.

Hatırlamak için olan fotoğraflar karşımızda hızla ilerliyor fakat bırakın hatırlatmayı, hatırlanmaya yetecek kadar bile görülemiyorlardı. Üstelik "film" aniden bitiyordu.

Sonraki yıllarda bu projeyi birkaç kez yeniden ürettim. Farklı fotoğraflarla, farklı seslerle sunmayı denedim. Sonunda daha az fotoğraftan oluşan sergi versiyonunun da iyi çalışabileceğini, yeni okumalar yaratacağını düşündüm.

Hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçiyor. Kimi zaman gözlerim yanlış ayrıntıya takılıyor. Koca bir hayattan neyi hatırlattığı belli olmayan bu kareler mi geriye kalıyor?      

Plato Sanat: Son olarak şu an üzerinde çalıştığınız ya da çalışmayı planladığınız projelerden bahsedebilir misiniz?

Şubat 2014'te bir kişisel sergim olacak. Yeni işler. Yeni seriler. Birkaç olasılık var ama henüz kesinleşmedi. Veya olgunlaşmadı demeliyim. O yüzden pek söz edemiyorum.

Biraz film kullanıyorum. "Gümüş Gezegen" adını koyduğum bir klasörde birikiyorlar.

Herkes İçin Duvar Kağıtları serisi de kendiliğinden devam ediyor. Bunun dışında (ya da sayesinde) biraz da kendimi dinlediğim bir dönemdeyim.